Mehmet Akif Ersoy’u Tanıyor musunuz?

Bugün büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un ölüm yıl dönümü. “Mehmet Akif Ersoy kimdir, nerede doğmuştur, edebî kişiliği nedir?” gibi ilmî soruların cevaplarıyla yormayacağım sizi. Kimdir, diye sorduğunuzda alacağınız ilk cevap “İstiklâl Marşı’nın şairidir.” olacak büyük bir ihtimalle. 20 Aralık 1873’te doğan şair 27 Aralık 1936’da ayrılmış dünyadan. Seksen yıl geçmiş üzerinden. Geride kalan seksen yıl Akif’ten hiçbir şey götürmemiş tabi. Hayatını merak edenler Vikipedi‘den okuyabilirler.

Günümüz insanının hayata bakışıyla bakarsanız Akif deli bir adamdır. Neden mi? İşte size birkaç anı:

İstiklâl Marşı için açılan yarışmaya para ödülü var diyerek katılmayan adamdır o. O günlerde bu paraya çok ihtiyacı olmasına rağmen. Çünkü Ankara’nın soğuğunda Meclis’e arkadaşından aldığı ödünç palto ile gidip gelmektedir. Hatta arkadaşı para ödülünü kabul etseydin, hem kendine bir palto alırdın tarzında birkaç cümle söyleyince bir daha o arkadaşından palto istememiştir.

Rica minnet yazdığı marş Meclis’te alkışlarla millî marş olarak kabul edilirken o sessiz sedasız koltuğundan kalkıp Meclis’i terk edecek kadar mahcup bir adamdır.

Söz vermek Akif için ölümle eş değerdedir. Bir arkadaşı anlatır: Ben Vaniköyü’nde oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Miaddan biraz evvelki vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca, hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış, “Selam söyle” demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş! Ertesi gün kendini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim, dinlemedi. “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi. Benimle tam altı ay dargın kaldı.”

Öyle mütevazı bir hali vardır ki Akif’in, İstanbul Üniversitesine ders vermek için gittiğinde kapıdaki görevliyi kendisinin hoca sıfatıyla oraya geldiğine ikna edemez. Cömerttir olabildiğince. Bir akşam Akif’in evinde buluşacaktır arkadaşları. Ama son anda Akif bir arkadaşına onun evinde buluşmayı rica eder. Sebebini sorunca “Evdeki kilimi hanım ihtiyacı olan birine vermiş, ortada yazgı yok.” der. Arkadaşı anılarını anlatırken ilave eder: O kilimi dilenciye veren Akif’ten başkası değildir.

Ömrünün son günlerinde sorulan bir soruya cevaben söylediği sözler hepinizin malumu: “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırtmasın!” Öldüğü gün, bir cenaze arabası, dört görevli asker milli şairi almaya gelir. Bunu haber alan beş on üniversiteli genç, Akif’in bu şekilde gitmesine razı olmamış, cenazesini Türk bayrağına sararak tabutunu Mısır Apartmanı’ndan Beyazıt Camii’ne kadar omuzlarda taşımışlardır. (IX numaralı mısralarda söylediği gibidir.)

Yazdığı binlerce güzel mısradan beğendiğimiz üç beş mısrayı da buraya iliştirelim. Belki sizin de hoşunuza gider. (Siz bu yazıyı okuduktan sonra da buraya mısra eklenmeye devam edecek sanırım. Çünkü dilime takılan ilk mısraları ekliyorum. Yarın “Keşke şunları da ekleseydim.” diyeceğim mısralar olacak mutlaka. Onları eklemezsem şair gücenir, şiir gücenir, belki siz bile gücenirsiniz.)

I
Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem.
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım.

II
Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi

III
Bir insan öldü mü ondan kalacak eseri,
Bir eşek göçtü mü ondan da nihayet semeri.

IV
Duygusuz olmak kadar dünyada lakin derd yok;
Öyle salgınmış ki me’lun: Kurtulan bir ferd yok!
Kendi sağlam… Hissi ölmüş, ruhu ölmüş milletin!
İşte en korkuncu hüsranın, helakin, haybetin!

V
Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde
Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde
Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul
Yalan raiç, hiyanet mültezem, heryerde hak meçhul
Ne tüyler ürperir ya rab, ne korkunç inkılab olmuş
Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş

VI
Ya açar nazmı celilin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına
İnmemiştir hele Kuran şunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.

VII
Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;

Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun,
Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa,
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsar,

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

VIII
Budur cihanda benim en beğendim meslek,
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek

IX
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da, er geç silecektir.
Rahmetle anılmak… Ebediyet budur, amma,
Sessiz yaşadım, kim, beni nerden bilecektir?

X

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.

XI
Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!

Mehmet Akif Ersoy

XII
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım!
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?

XIII
Orijinal hâli:
Sofusun farz edelim, şimdi de boy boy tesbîh…
Dalkavuklar bütün insan kesilir lâ-teşbîh!
Taylâsan, cübbe, kavuk, hırka, hep esbâb-ı riyâ,
Dış yüzünden Ömer’in devri muhîtin gûyâ.
Kimi sâim, kimi kàim, o tavanlar, yerler,
«Kul hüva’llâhu ehad» zemzemesinden inler.
Sen bu coşkunluğa istersen inan, hepsi yalan,
«Hüve»nin merci’i artık, ne «ehad»dir, ne filân.
Çünkü mâdem yürüyen sâde senin saltanatın,
Şimdilik heykeli sensin tapılan mefa’atın.
Kanma, hey kukla kıyâfetli adam, hey sersem,
Herifin ağzı «samed», mi’desi yüzlerce «sanem!»

Sade ve uyarlama hâli:
Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!
Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer’in devri, güya!..
Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur’an sesinden, yerler ve gökler inler!
Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!
Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!
Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.

(Biraz şekil değiştirmiş ve sadeleşmiş şekliyle İnternet’te dolaşan bu şiir için “sofuluk satıyorsun şiiri nerede geçiyor?” diyerek yapılan aramaları görünce şiirin her iki halini buraya eklemek farz oldu. Şiir, ‘Safahat’ın altıncı kitabı olan ‘Asım’da geçiyor. Çanakkale şehitlerine şiiri diye bilinen mısralardan dört beş sayfa önce. Niye böyle söylüyorum? Çünkü ‘Asım’ kitabı tek bir şiirden oluşuyor ve 80-90 sayfa civarındadır.)

Bunu da okumalısın:  Kalemini Kanatırcasına

XIV
Çanakkale Şehitlerine şiirinden:

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.

Âsım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

 

Bunu da okumalısın:  Ayrılık Deme Bana

Mehmet Âkif’in ölümünden sonra hakkında çok şey söylenmiştir. Fakat en etkileyici tespiti Hüseyin Cahit Yalçın şu cümlesiyle yapmıştır: “Mehmet Âkif’in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir…”

 

10
Yorum yapın

avatar
4 Comment threads
6 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
5 Comment authors
Edebiyatçının BiriAslıhan T.kimbilmemGazeteci N.G.küçük hanımın güncesi Recent comment authors
Aslıhan T
Ziyaretçi

Allah rahmet eylesin hocam. İyi şairden önce güzel insan olabilmek Mehmet Akif olmak 🙂

küçük hanımın güncesi
Ziyaretçi

ne güzel bir paylaşım.. sorsan hepimiz Mehmet Akifi tanıyorum deriz.. ne değerli insanlar gelip geçmiş topraklarımızdan, mekanı cennet olsun..

Gazeteci N.G.
Ziyaretçi

Nurlar içinde yatsın büyük şair!
Bilmediğim anılarını okumak çok iyi geldi. Kilim anısını okuyunca tüylerim diken diken oldu. Bu harika paylaşım için, size teşekkürü bir borç bilirim, efendim 🙂

kimbilmem
Ziyaretçi
kimbilmem

Keşke 15 yaşında olsam da gene dersime girseniz. çocuk aklımla anlayamadığım o iğneli sözlerinizi şimdi size hak vere vere dinlesem. Ah keşke …