Yazmadan da Anlaşıyoruz Ya! Ya da Okumak, Yazmak, Dil, İletişim ve Teknoloji Sarmalında Türkçe

Yazmamak en güzeli. En güzel çare yazmamak! Nasıl söylerseniz söyleyin, yeter ki yazmayın.  Kalem israf olmaz, zaman israf olmaz, dil israf olmaz. Ve israf haramdır. Yazarsanız yüreğiniz kanar. Başka kanamalara benzemeyen şekilde. Merhem kabul etmez yaralara hazırsanız ne âlâ. Kendi kendini sağaltan bir hastalıktır bu. Yazdıkça kanar, kanadıkça yazarsınız. Kanadıkça iyileşirsiniz.

İletişim çağındayız. Hız çağındayız. Hızlı yazma çağındayız. İkisi bir araya gelince bu hızlı bir iletişim içinde muhatabımıza vaktinde iletemediğimiz hiçbir mesajımızın kalmaması gerekiyor. Sadece gerekiyor! Televizyonlara bakıyorsunuz, kendi fikirlerini kusmaktan başkasını duymaya ve dinlemeye fırsat bulamayan ne çok insan var. Gazeteleri okuyorsunuz; mesajını silahına yüklemiş câniler… Kelimeleri yumruk yapamayanların ‘kelime olmuş yumruk’ları… Olsun, iletişim çağındayız ya!

Hem sonra iletişim için onlarca sosyal ağ var. Cep telefonları var. Telefonlar için yazılmış farklı farklı programlar var. Ne için? Daha çok “iletişelim” diye. Buraya kadar her şey çok güzel. Sorun bundan sonra başlıyor. “Neyi iletiyoruz? Nasıl iletiyoruz?” sorularına yavaş yavaş cevap verebilecek düşünen kafalara ihtiyacımız var.

Neyi iletiyoruz? Sevincimizi, mutluluğumuzu, güzel anlarımızı… Bir fotoğraf karesine hapsettiğimiz, belki dondurduğumuz bir ân’ı… Hepsi bu mu? Hayır! Hüznümüzü, kırılmışlığımızı. Acımızı. Başka yürekler de acısın diye mi, bilmiyorum. Hafakanlarımızı. Düşünen bireyler olduğumuzu herkes görmeli değil mi?

Yetmez. Kinimizi, gayzımızı, öfkemizi… Hesapsız. Patlamış bir tahliye borusu gibiyiz. “Biz böyle değildik” demek geçiyor içimden, desem ne değişecek bilmeden. Kinimizi kustukça rahatlıyoruz. İyi de biz bu kadar kini nerede edindik ki? Aslında sorgulanması gereken bu. Fani dünyanın fanileri kaç zamandır bu bâkî kinle yaşıyorlar? Yazdıkça kanamak, kanadıkça yazmak demiştim. Yazdıkça kanatmak ne ola ki? Sadece öfkemizi buluşturuyorsak satırlarla.

“Nasıl iletiyoruz?” sorusunu sorup sormama konusunda mütereddidim. Hangi imla ile, hangi Türkçeyle? Teknoloji neslinin imâsı bozuk, çünkü imlası bozuk. Nazan Bekiroğlu imla konusuna değindiği bir yazısında bunun yeni bir problem olmadığını ve çok kolay çözülemeyeceğini dile getiriyordu. Der ki Bekiroğlu: “Ne ki imlâsı, noktalaması bir türlü oturmayan bir dil coğrafyasında bu hiç kolay değil. Satırları, sayfaları kim bilir kaçıncı kez okurken hâlâ sorunlar var. Hiç olmazsa kendi tutarlılığımı kurduğumu sanıyordum ama değil, işte on ikinci kez aynı şeyleri yaşıyorum. Arada kaç resmi ya da gayriresmi imlâ kılavuzu çıktı, kaç avant-garde tavırla karşılaştık? Kaç kez noktalama işaretlerini reddetmeyi denedik? Denedik de olmadı, rücu ettik.

Neden Türkçe Konuşmuyorsun?
Neden Türkçe Konuşmuyorsun?

Ne kadar çok problem. Tırnak içi ifadelere giriş çıkışlar örneğin. Hiç olmazsa bir metnin bütününde aynı ortak tavra riayet etmekle içim rahatladı. Önemli olan, bir metnin içinde tutarlı olunması. Bir başka problem yabancı özel isimlerin hele de Rusça olanların yazımı. Chokan Valikhanov mu Şokan Valihanov mu? Ay, gün, yön, mevsim isimleri sonra. Hadi teâmüle uydum, yaz, kış, kuzey, güney, ocak, şubat. Bunları ilk harf küçük yazdım. Lâkin eylülün özel isim gibi muamele gördüğü bir yazıda Eylül yazmam gerektiğini hissediyorum. O zaman da ekimin hatırı kalmayacak mı?” derken haksız değil.

Kendilerine, böylesine kötü bir Türkçe ile nasıl iletişim kurabildiklerini sorduğum gençlere bakılırsa ortada büyütülecek bir problem yok. “Biz anlaşıyoruz.” diyorlar. Katledilmiş bir Türkçeyle yazılmış metinleri(!) anlama konusunda kendini geliştiren bir nesil, nasıl olur da daha kaliteli bir dil için gayret göstermez? Bir sevgiliye gösterilen ihtimam, duyulan ilgi Türkçeden niye esirgenir? Bu dil ne zaman bir sevgili kadar kıymet görecek?

Deve misali neremizin doğru olduğunu bilmiyoruz. Eğri çok olunca eğrilik kanıksanıyor. Üstüne vazife olanlar da tutup kaldırayım demiyor. Ne oluyorsa Türkçeye oluyor.

TDK’nin, dilin kurallarını belirlemenin, yabancı kelimelere -anlaşılmaz- Türkçe karşılıklar bulmanın/uydurmanın ötesinde çalışmaları olmalı. Teknolojinin içine doğan nesil, sosyal ağların elinden kendini kurtaramazken, TDK’nin varlığından, internet sayfasından habersiz ömür geçiriyor. TDK, sosyal ortamlarda sevimli bir yüzle gençliğin elinden tutmadıkça sızımız dinmeyecek.

Bugün neredeyse çoğunluk gençliğin modern oyuncağı haline gelen -sözde- akıllı telefonlar için uygulamalar geliştirmedikçe bu yoz dile mahkûmiyetimiz sürecek gibi görünüyor. Dilin kurtarılması bir devlet politikası değil, bir millet  politikası olmalı. Milletlerin yaşı devletlerin yaşından her zaman daha büyük olduğuna göre dil milletin derdidir. Devlet hiç dertlenmese bile millet sahip olduğu dili tutup kaldırmalı.

Basit bir öneri olsun: Akıllı telefonlar için en azından bir Türkçe sözlük ve imla kuralları uygulaması yapılsa TDK tarafından. Ve bunlar bu ülkede satılacak akıllı telefonlarda varsayılan program olarak yüklü gelse. Bunu yapmakla dil kurtulmayacak, düzgün Türkçe daha çok rağbet görmeyecek, gençler daha kaliteli bir iletişim içinde olmayacak elbette. Hiç olmazsa safımız belli olacak. Bir soru uyandırabilirsek neslin zihninde belki birkaçının uyanmasına vesile olabileceğiz. Denizyıldızlarıyla ilgili hikâyeyi hepimiz biliyoruz. Birkaç denizyıldızı kurtarsak diyorum.

Girift bir mesele bu. Okumak, yazmak, dil, iletişim, teknoloji sarmalında olan hep Türkçeye oluyor. Ve bu, kimsenin umurunda olmuyor.

Ben yazdım, siz okudunuz. İletişim gerçekleşti. Hâsılı, anlaştık. Anlaştık mı!

 

Tavsiye yazı: Geçmişin Peşinde

Yorum yapın

5 Yorum - "Yazmadan da Anlaşıyoruz Ya! Ya da Okumak, Yazmak, Dil, İletişim ve Teknoloji Sarmalında Türkçe"

avatar
Parlak
Ziyaretçi

Türkçe’nin kaderi yalnız ve yalnız gençliğe kaldı. Gençliğe bunu aşılayabilecek olan ise erken dönem eğitimidir..

Serkan Eldemir
Ziyaretçi

Son noktasına katılıyorum hocam kalemine sağlık.

wpDiscuz